Gürcistan’da Bir Yüzük Taşı: Ushguli

Avrupa’da kalıcı olarak oturulan en yüksek, 2200 metre, yerleşim. Svaneti bölgesinin simgesi olan kule evlerin olduğu yerleşim. Orta çağ şehirlerinin taş yapısına yakışan olağanüstü güzellikteki dağ manzaralarının eşlik ettiği Ushguli.

Bir gece öncesinden rehberimiz ayakkabılar konusunda bizi defalarca uyardı. Çamura dayanıklı olsunlar dedi. Sonradan atmak zorunda kalmayın dedi. Hepsini dedi. De, biz tam vakıf olamamışız konuya…

UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan bu köyde yerel halk dünyadan uzak oldukları için, çevre ile uyum içinde yaşamakta, geleneklerini devam ettirmekte.

Kule evler, orta çağda işgalcilere karşı savunma amacıyla inşa edilmiş olup Svaneti köylerinin tipik yapısını temsil etmekte. Genel olarak 3 katlılar. Her hangi bir saldırı halinde, duvara dayanmış merdivenlerle üst katlara çıkıp, merdiveni de yukarı alıyorlarmış.

İlginç, değişik, farklı.

Tipik bir köy evi.

Kule evler.

 

Çitler… Çok severim.

İlk durağımız Kraliçe Tamar’a ait kule ev.

Gürcistan Krallığı’nı 1184 – 1213 yılları arasında yöneten ünlü kraliçe Tamar’ın Svan olarak da söylenen kışlık evi. Svan’ın kelime anlamı, halkın önemli konuları konuşmak, sorunlara çözüm aramak için toplandıkları yer.

Bina aslında birbirine bağlı ve taş duvarlarla örtülü 4 kule ve 1 kiliseden oluşuyormuş. 1 kule ve kilise dışında kalan yapılar 1930’lu yıllarda Sovyet rejimi tarafından yerle bir edilmiş. Yıkılan taşlar bugün orada yaşayan köylülerin evlerinin yapımında kullanılmış.

Kraliçe Tamar’ın kraliyet dönemi Gürcistan’ın Altın Çağı olarak bilinir. Krallar Kralı ve Kraliçeler Kraliçesi olarak isimlendirilmişti.

Tepeden 12. yüz yıla dayanan geçmişiyle Lamaria Köyü.

Taş, nehir ve yeşillik

Kıpkırmızının dayanılmaz güzelliği

 

Lamaria Kilisesi

Kilisenin bahçesinde bir mezarlık. Şamanizm etkilerini gözlemlemek mümkün.

Baş ve pantolona rağmen bacaklar örtündü.

Kilisede bağımsız bir bölüm.

Zirvede çanlar kimin için çalıyor?

Kiliseden sonra öğlen yemeğini alacağımız eve kadar olan kısa mesafeyi yürümeye çalışırken rehberimizin ne demek istediğini o kadar iyi anladık ki…

Yol yok. Her taraf çamur. Rusların döneminden kalma kamyonların geçtiği ara sokaklar lastiklerden dolayı derin izlerle dolu. Sürekli akan bir su yolunun içinde bir sol tarafta, bir sağ tarafta, aniden yol ortasında yürürken bulduk kendimizi. Alt yapı var mıdır, yok mudur fazla irdeleyemedik. Ama bu arada hemen evler satın aldık, hemen doğalgaz getirip doğayı anında tahrip etmeyi hiç ihmal etmedik. Doğalgaz demişken, buralarda kışlar o kadar sert geçiyormuş ki, halkın ısınma giderleri devlet tarafından karşılanıyormuş. Zaten topu topu bir okulun sadece bir sınıfını doldurmaya yetecek kadar insan yaşıyor.

Çok hoştu.  

 

 

Tipik köy görüntüleri.

 

İlk bakışta köpek zannedip, anam da diye hamle etmişken yavru domuz olduğunu anladığım an.

Karlı dağlar, zirveler, köyde yaşam.

Geri dönüş vaktimiz geldi.

Ama önce, bu gezide birlikte olduğumuz bir seyyahın yolladığı maili onun da izniyle paylaşmak istiyorum.

Banu’nun ve Nurdan’ın

fotoğraflarından sonra ben 
ilk aklıma geleni 
yazayım dedim.
Sevgiler hepinize.
 
Hani diyorlar ya okudum, anladım, adınız soyadınızı
yazın imzalayın diye.  
Evet gittim, gördüm, dinledim, soludum ama sanki 
tamamlanmış bir şey vardı Mestia’da.
Halâ daha yazılmamış kayda alınamamış Svan dili ile 
polyphonic şiirler ve Tiflis’te
müzede de gördüğümüz antik arp benzeri changi ve diğer
yaylıların gücünde takıldım kaldım ben.  Dedim ya “bitmemiş 
ne var” oralarda.  Sonra buldum galiba Mestia halkı ile sohbet olamadı.
Konuşamadım.
Çamur, ırak olma, irtifaya inat zıtlığında nesillerden
nesillere aktarılan farklı sanat, onun verdiği özgürlük,
Pilpani, dünya ile dialog ama öz güven ve
kişilik.  Her şeye rağmen korunmuşluk.  Sonuç UNESCO.
Bana Mestia dense kuleler,  polyphony, güler yüzlü
insanlar, chacha şişeleri, yaylılar, folklor derim.
Bir daha giderim ama yanımda fazla zaman götürerek,
Gürcüce bilerek, çamuru, buğdayı, dert etmeden
yürüye yürüye insanlarla selamlaşıp konuşup, her köşeden 
gelen sesi dinlemek şartı ile.
 
Adamlar bütün güçlüğe rağmen varlar.  Hep oradalar.  Bravo.

 

 

Bu mezarlar da sadece Svaneti bölgesine özgü. Üstleri kapalı olmasının 1/2 nedeni var.
Bir tanesi, Şamanizm’e bağlı olarak ölenin ruhunun tabiat olaylarından ötürü rahatsız edilmesini önlemek.
Bir diğer sebep de, ölü yakınları ciddi ciddi o çatının altında yemek yiyip meyve suyu falan içiyorlar. Yani yine doğa olaylarından etkilenmemek için yapılmışlar.

Hepsinin üstü örtülü değil. Böyle açık olan da mevcut. Sağ tarafta sehpanın üstünde bir tabak…

 

Bunda da bir bardak. Yarısı dolu…

Aynı yoldan Mestia’ya geri döndük. Grup Etnografya Müzesi’ni gezmeye gitti. Ben gittim mi sizce:))

İlginç bir gündü. İlginç bir yerleşimdi. Bence gezinin ilk yüzük taşıydı. Sonraki günlerde bu taşlar çoğaldı.

E hani kilise diyenler olursa… Yakında… çok yakında. Bana 2 yıl hiç bir kiliseye ayak bastırmayacak kadar çok miktarda hem de.

Diğer yerleşime kadar iyi kalın, sağlıkta kalın.

🔥17

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir