Karabağlar Yaylası, Muğla

İşte ben bu yaylaya çarpıldım. Hem Muğla’nın içinde, hem dışında. Yüksek binaları, AVM’leri geçip sağa sapıp az gittikten sonra kendimi tamamen doğal bir ortamda buluverdim. Tozlu yollarından günde geçen araba sayısı 10 bile olmayan, yüksek duvarlı taş evler, göz alabildiğince uzanan araziler, tarlalar, yöreye özgü bacalar ve de kahveler.

Karabağlar Yaylası Türkiye’nin ilk çıkılarak değil de, inilerek ulaşılan yaylası. Tam bir Google bilgisi, ama böyle. Yöreyle ilgili hangi blog yazısına göz atsam, bu bilgi verilmiş. Eksik kalmayayım, dedim.

Kahveleri dedim. Çoğu kapanmış olsa da, isimleri, üzerinde bilgi içeren levhalar duruyor. İsimleri çok ilginç. Genelde mekan sahibinin ismi veya lakabıyla anılıyor. Bir zamanlar buraları Moğla – doğru yazdım, Moğla… Kendi dillerinde Muğla’ya verdikleri ad bu – ilinin sayfiye yeriymiş. Rutubetsiz ve serin havasıyla insanların soluklanabildikleri, sosyalleştikleri mekanlarmış. İçlerinde mescit, sinema, büyük anıt ağaçlar, kuyuları bulunurmuş. Ne yazık ki zaman içinde kaybolup gitmişler.

İnce ve uzun binaların sokağa bakan cepheleri yığma taş. Kapıdan girildiğinde içeriye bakan cepheler ise boya badana. Bir zamanlar tütün depoları olarak kullanılmışlar desem, ince uzun cephe bir anlam bulur diye düşünüyorum. Yürüyüşlerim sırasında, hayatımda ilk kez sadece bir yerde kurutulmaya bırakılmış tütünler gördüm. Bu ne ola ki diye uzaktan bakınırken kokusu burnuma geldi. Çocukluğumun Birinci, sonralarının Maltepe, Samsun sigaralarının tütün kokuları bir anda burun dleiklerimden içeri süzüldüler.

Karabağlar Yaylasını Datça’da yaşayan bir arkadaşım önerdi. Bir de kalabileceğim otel ismi verdi. Hemen arayıp odamı ayırttım. Ve böylecene bu inanılmaz bölgeyi keşfetme şansım oldu.

Moğla Taşhan Butik Otel. Çölde vaha sanki. Burası da eski bir tütün deposu olarak kullanıldığından ince ve uzun mimariye sahip. Aslına sahip çıkılarak restore edilmiş. Sonuç olağanüstü.

Karabağlar bana sürekli olarak Maramures bölgesini anımsattı. Yüksek, işlemeli ahşap kapıları mesela. Taşhan Otelin giriş kapısı yeni olmakla birlikte heybetli.

Girişte sizi davet eden havuz ve eski kapı tuvaletlerin önünde güzel, şık bir paravan olarak kullanılmış.

Çardağın altında sürekli esen oturma yerleri. Kahvaltı ve akşam yemekleri burada alınıyor.

Böğurtlen, üzüm ve güller.

Mutfağın arka tarafında kocaman bir ağacın altında da koltuk ve masalar var. Bu ne ağacı, meşe mi acaba derken meyvelerini gördüm. Kokladım.

Hooop yeniden çocukluğuma dönüverdim. Ceviz ağacıymış. Belleğime nasıl yerleşmişse artık taze cevizin kokusunu unutmamışım Bizler güzel çocukluk geçirmişiz, bir kez daha ispatlandı.

Buraların insanları da hoş. Buraları derken illa Ege köylerinden söz etmiyorum. Anadolu’nun neresine gidersek gidelim, unuttuğumuz davranış biçimleriyle yeniden yüzleşiyoruz. Mekan sahibi Ali Bey’in annesi ve eşiyle tanıştım o ceviz ağacının altında. Hoş beşten sonra, konu nasıl açıldıysa artık, evde yoğurt yapımına geldi. Hiç beceremiyorum, asla tutturamıyorum, demişim. Genç kadınla gittik yan komşudan süt aldık, kaynattık… Püf noktalarını gösterdi. Ve  ben biraz yardımla da olsa taş gibi yoğurdumu yapıp evime getirdim. Bir kez de buradan teşekkür edeyim size.

Ali Bey köyü yürüyerek dolaşmamın çok daha keyifli olacağını, ancak kaybolma riskimi de unutmamam gerektiğini sıkı sıkı tembihleyerek, elime bir kroki tutuşturup beni yollara saldı.  Hep sağdan gidip, 3 kilometrelik bir yuvarlak çizip gene otele gelecekmişim. Kayboldum!!! Tamam hep sağ da, işte o sağlar belirli aralıklarda 3 çatal oluyorsa hangi sağ? Telefon etsem, kayboldum desem, nerede olduğumu nasıl anlatacağım adama? Sen yürü Banu, dedim kendi kendime.. bir ara bir kul görür ve sorarsın.  Evet sonunda bir kul gördüm ama o da oteli bilmiyordu:) Belki biliyordu da ben konuştuğu şiveyi hiç anlayamadım!!!

Yine sağdan hiç ayrılmadan fotoğraf çeke çeke yürümeye devam. Biraz da çektiklerim.

İnce uzun taş işleme duvarlar. Yol toprak, dar, üstü ağaçlardan kapanmış. Çok keyifliydi, çok.

 

Yabancılar diyerek büyük şehirlerden gelenleri kastediyorum artık, burada oldukça arazi alıp ev yapmışlar.

500 metre kare arsa yokmuş. En az 1.5 dönümden bahsediyorlar. Alan evini yapıp geri kalan arazisinde tarım yapılmasına izin veriyormuş. Sonraki dönemlerde parselasyon çalışmaları yapılırsa burası da biter. Dip dibe evler peydahlanır. Ferahlık biter.

Yolun ortasına taşmış bir şeftali ağacı.

Yürüdüğüm yol.

Bacalarına bayıldım.

 

Dışı yığma taş olan bir eski deponun iç kısmı; atıl olduğundan içine girebildim. Düz sıva.

 

 

 

 

Evlerin çoğu bakımsız. Böyle görünce, keşke bir bilen alsa da kurtulsa diye düşünüyor insan.
Mahalle yok, Mevkii var… Tabelası da yamulmuş. İsimler zaten başlı başına bir olay.

Fotoğraflamakten her zaman inanılmaz keyif aldığım kapılardan bir burada da karşıma çıktı.

 

 

 

 

Taş duvarın olmadığı yerde, çitler var.

 

Açık olduğunu sanmıştım. Bu kahve uğruna kayboldum. Buldum ama meğer uzun süredir kapalıymış. Levhası bile yerinden düşmüş. Ne yapayım, en azından fotoğrafla belgeledim. Olur a bir gün ortadan tamamen kalkarsa, övünür, sevinir, üzülürüm.

Görüldüğü gibi sistem hep aynı. İnce uzun bina, çok geniş bir bahçe, devasa ağaçlar. Kuyulardan hiç söz etmedim galiba; hepsinde kayıtlı artezyen kuyuları var. Bunların tarihçeleri o kadar eskiye dayanıyor ki….

 

 

Kahveden son kareyle otele geri dönmeye odaklanmalıyım. Gördüklerim izin vermiyor ki.. ben de kayboldukça kayboluyorum.

 

 

 

 

 

Yerim ben senin tam da dönemece denk getirilmiş bacanı.

 

Dalında armutlar. Onu da en son ne zaman gördüğümü hatırlayamadım.

 

Taşhan’ı buldum… O gece çardağın altında odun ateşinde pişmiş kuzu kavurması yedim. Parmaklarım nasıl duruyorlar, ben de bilmiyorum.

Sabah kahvaltıları da oldukça zengin. Herşey ev/el yapımı. Birisi mutfaktan, kahvaltı hazır diye sesleniyor, sen de gidip tepsiye dizilmiş tabakları alıp masana getiriyor ve yiyorsun. Çayın mı bitti, gidip dolduruyorsun. Sanki evindesin.

Arabayla dolaşmaya karar verdim. Hata!!! Yollar o kadar dar ki, fotoğraf çekmek istediğinde duracak bir köşe bulamıyor insan.

Bu bacalar favorilerim oldu..

Hala açık olan bir kahve. İsmi nasıl ama:)) 1871 yılından bahsediliyor.

 

 

 

Restore edilmiş. Bir başka levhada bahçedeki ağaçların anıt ağaç oldukları, her türlü kesme, budama, bakım işlerinin gerekli yerlerden izin alındıktan sonra yetkili kişilerce yapılacağı belirtilmiş. Keşke bütün ağaçlara aynı özeni gösterebilsek.

 

Levhalarını görüp yol koşullarından ulaşamadığım, büyük olasılıkla kapalı olan kahveler. Bir dahaki sefere buraları keşfedeceğim.

 

 

 

Böyle bir yerdeydim. Sıcaktan bunalmadım hiç. Ruhumun sevdiği şeyler gördüm, yine mutlu oldum. Güzel insanlar tanıdım, onlara tanışlığımı devam ettireceğim.

Ama doğruya doğru, burada 12 ay yaşar mısın diye sorsalar, asla derim. Yapamam. Ayda 1 kere gideyim, 2 gün kalayım, yine geri döneyim. Bu bana en azından “şimdilik” yeter.

Yolunuz düşerse, mutlaka uğrayın, 2 gün geçirin, bir nefes alın ve yolunuza devam edin.

Bir dahaki gezime kadar iyi kalın, sağlıkta kalın.

🔥147

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir