Thula, Kawkaban; II

 

Bugün korumalar eşliğinde başkente bir saatlik mesafedeki Thula ve Kawkaban şehirlerini dolaşacağız. Bu korumalar cidden asker… Ellerinde kalaşnikofla peşimizden hiç ayrılmadılar. Yürüdüğümüz yerlerdeyse, belirli bir mesafeyi koruyarak bizi bir çemberin içinde tuttular. Geride kalanlarımıza da mutlaka bir tanesi eşlik etti. İlk başta yadırgadık; ne yapalım, ne edelim şaşırdık. Ama sonradan kanıksadık. İnsanoğlu ilginç yaratık gerçekten.

 

Chicken Bus’larla San’a’dan ayrılmadan Türk Şehitliğini dışarıdan görüntüledik. Çok erken bir saat olduğundan henüz açılmamıştı.
Ünlü Kolordu da Şehitliğin hemen arkasında yer alıyor; ancak askeri bölge olduğundan fotoğraf çekmememiz konusunda ciddi uyarılar aldık.

Nurlar içinde yatsınlar. Mekanları mutlaka ki cennettir.

Başkentten çıkar çıkmaz yollar da değişti. Viraj, toz, toprak.

 

 

Yollar, kale köyler.

Benzincilerin çoğu yukarıdaki gibi. Kimi benzincilerde özellikle akşam saatlerinde uzun kuyruklar gördük. Ucuz benzin satan yerlermiş.

 

Dura kalka, bol bol fotoğraf molası vere vere Thula’ya varıldı.

Şehre her yerde göreceğimiz gibi bir kale kapısından adım attık. Olağanüstü…

 

 

Osmanlı’dan kalma su havuzları.

 

 

 

Çamura renk ve şekil vermişler. Pencere detaylarındaki geometrik desen ve yuvarlaklar, motifler, tahta işlemeciliği, hepsi bir arada harika bir görsel şölen ortaya çıkarmış. Binanın güneş durumuna göre pencerelerin yeri ve süslemeler değişiyor. Işığı, pencere çerçevelerini beyaza boyayarak ya da vitraylarla sağlamışlar. Bu vitraylar güneşi bir çok renkten süzüp içeriye yansıttığından, evin içinin rengarenk dünyasına giriyor insan.

Önde delikli hava bölmeli çıkıntılar buzdolabı olarak kullanılmaktaymış.

Bu üç veya dört katlı evler, en altta hayvanların barınağı, sonra muftak bölümü, daha sonra oturulan bir bölüm ve en üst katta da dikdörtgen, dört tarafı geniş pencerelerle donatılmış minderler arasında diz dayamak için kullanılan yükseltilerin olduğu yerel dilde “mefrec” ve “teyremane” diye isimlendirilen cihannümalar şeklinde tasarlanmış.

 

 

 

Çocuklar birazcık rahat verse, o kadar fazla bakacağımız, fotoğraflayacağımız yer var ki… Ancak nefes almakta zorlanıyoruz.

Ülkede ve özellikle Thula şehrinde bir zamanlar Museviler de yaşamış. İsrail devletinin kurulmasıyla buradaki bu ufak topluluk gemilerle kendi vatanlarına göç etmişler. Yukarıdaki fotoğraf o dönemlere ait bir taş yontması.

Bu güzel şehirden ayrılıp Ufak Shibam’a gidiyoruz. Büyüğünü ve asıl görülmesi gerekeni güvenlik sebebiyle iptal edildi. O bölge giriş ve çıkışa tamamen kapatılmış.

 

Shibam’ın çarşısında yürürken gözüme takılanlar.

Çektiğim onca fotoğraf içinde yakalayabildiğim en iyi karelerden biri.

 

 

 

Arapça da estetik, ilginç.

Tüyler, ağlar, heybeler motorlarda. Bunlara bayılıyorlar.

Yukarıdan aşağı mı, aşağıdan yukarı mı okumak isteriz?? Savaştan sevgiye; veya sevgiden savaşa…. Biz hep sevgiye gidelim.

Gelin ile damat koltukları!!! Satılık…. :))

Bunları da fotoğraflayıp yemeğe gidiyoruz.

Hameda Hotel & Restaurant. Sistem hep aynı.

 

 

Ayşe ile gruptan uzakta sigara içiyoruz.

 

Burasını ayrıcalıklı kılan aynı zamanda bir düğün salonu olması. En son fotoğrafta en sağda o inanılmaz gelin ve damat koltuklarından vardı. Tavan ve duvar süslemelerine söylenecek kelime bulamadık!!!

Bu adamcağız da yanılmıyorsam Rus. Buralara gelmiş, üç kişiyle dolaşıp duruyordu. San’a ve çevresinde geçirdiğimiz iki gün boyunca sık sık karşılaştık. Bizim kadar kalabalık olmadıklarından çok daha rahat fotoğraf çekebildim.

Alelacele Kawkaban’a gitmemiz gerekiyor. Sebebiyse akşam saat tam 18.30’da otelden çıkıp Türk Büyükelçiliği’ndeki yemek davetine katılacak olmamız. Yolumuz ve işimiz uzun yani.

Kawkaban üç bin metre yükseklikte bir falezin tepesine asılmış gibi duran bir kasaba.

Osmanlı dönemine ait surlarla çevrilmiş.

 

Kasabanın ilk görüntüleri.

Falezlerde asılı evler.

 

Vadi.

 

 

 

Daha sonra gezeceğimiz Hajjara’ya varıncaya kadar bütün binaların az çok birbirine benzediğini görmemek için insanın aptal olması gerekiyor. Hajjara gerçekten renk ve doku olarak çok farklıydı.

Geri dönüyoruz.

Otele gideceğiz; duş alınacak, giyinilecek ve yemeğe gidilecek.

Saat tam 18.30’da hepimiz chicken bus’ların içindeydik. Korumalar otele gelir gelmez bizden ayrıldı. Hepsine teşekkür edip ellerini sıktık tek tek. Onlar da para kazandılar.

Türk Büyükelçiliği şehrin yine çöp dolu bir mahallesinde. Bütün Yemen çöplük aslında. Amerikan’ı, Rus’u, Alman’ı fark etmiyor.

Chicken Bus’larla girdik ana kapısından. Büyükelçi ve Eşi kapıda karşıladı bizleri. Elim kolum bomboş gittiğim için kendime inanılmaz kızdım. Atatürk motifli bir çift kahve fincanı alabilirdim; eşine özel bir şey getirebilirdim. Atladım, atlamışım.

Harika bir çift. Kravatsız, spor şık. Eşi de öyle. Genç… Hoş… Düzgün… Kaliteli.

Bizi bol yaldızlı koltukların, masaların olduğu kocaman, iç içe geçmiş iki salona aldılar. Ben Konsolosun olduğu bölüme düştüm. Rahat bir adam. İki yıl kadar önce New York Birleşmiş Milletler’den gelmişler buraya. Bizi bu ülkeye geldiğimiz için, gelmeye cesaret ettiğimiz için tebrik etmek amacıyla bu yemeği düzenlemişler. Vay ya…. Shibam bölümünü aldığı duyumlar, yazışmalar üzerine kendisi iptal ettirmiş. Biraz fazla konuşuyor – eşi de aynı şeyi söyledi:) Meyve suları ikram edildi. Bu arada hepimize de bir paket verildi. Ben onlar verdi sanmıştım, ancak bu hediyelerin yerel acenta tarafından verildiğin anladım. Bu arada, bizi alanda takım elbiseyle karşılayan acenta sahibi ve çarşaflı eşi de bizlerle birlikteydiler. Dikkat ettim, o bayan Konsolosun elini sıktı!!

 

Yemek öncesi sohbet. Hep birine benzetip durmuştum. Şimdi fotoğrafı karşımda görünce çıkardım: Zülfü Livaneli… Yanılıyor muyum?

Yemeğe buyurun dedi zarif eşi. Tam on dokuz kişilik uzun ve oval bir sofra hazırlanmış. En dar yerine karı koca karşılıklı oturdular. Kadının bir yanına acenta sahibi, konsolosun bir yanına çarşaflı kadın oturdu. Bana da diğer yanındaki boş iskemleyi göstererek, buyurun dedi. Peki… Hepimiz oturana kadar ayakta bekledi. Ay yıldızlı yemek takımları, ay yıldızlı bardaklar…. Hem yiyelim, hem de sizlerin kısaca öykünüzü ve buraya gelme sebebinizi öğrenmek isterim dedi. İlk söz de bana düştü. Fena konuşmadım galiba. Nazik davetlerine teşekkür ederek başlayıp, çok kısaca kendimden ve gezi sebeplerimden bahsedip sözü yanımdakine verdim. Bu arada bir bayan garson da servise başladı. Zeytinyağlı pırasa. Ne içersiniz diye soruldu… Ay ne var ki?? Rakı, şarap… Daha ikinci gün olduğundan fazla heyecan yapmadan herkes şarapta karar kıldı.Yemek şişte balık ve karidesle devam etti.
Sonunda güzel bir tatlı, ve herkese ay yıldızlı fincanlarda halis mulis Türk kahvesi ikram edildi.

Cep telefonuyla çekerken maalesef titremiş, ama yine de paylaşacağım. Zira çok güzel bir anı olarak kalacak bende.

Tabii ki benim sigaram vaktim geldi. Ev sahibesinin yanına gidip izin istedim. Evde içirmedikleri için özür diledi, ama dışarıda içebilirmişim. Teşekkür edip Ayşe’yi de alıp dışarı çıktık. Aman da bir kurt köpeği… daha altı aylık. Dünyanın en güzel yaratıklarından biri. Onunla bahçede çok oynadım… Ahçı ve güvenlikten çocuklarla sohbet ettim. Ama girdim sonunda içeri.

Ertesi sabah çok erkenden yola çıkacağımızdan acenta sahibi çok özür dileyerek kalkmamız gerektiğini söyledi. Zengin kalkışı yaptık…

Girişte bir grup fotoğrafı aldıktan sonra bütün grup bu güzel çiftin tek tek ellerini sıkıp, teşekkür etti. Biz chicken bus’lara binip kapıdan çıkana kadar da içeri girmediler.

Güzel bir geceydi. Buradan tekrar teşekkürlerimi yolluyorum.

 

🔥46

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir