Yeşil Üzümlü Köyü

Yeşil Üzümlü Köyü Fethiye'nin dağ tarafında kurulmuş çok eski bir yerleşim. Köyün tarihi kökleri Likya'ya kadar uzanmakta. Likya yazıtlarında ismi Kadawanti olarak geçen şehrin kuruluşu MÖ 3000'lere dayanıyor.

Fethiye'yi kuşbakışı gören konumuyla ve bir duvar yapım tekniğine ismini veren Kiklops kent duvarlarıyla değişik bir Likya kenti. Mimarisi özgün ve estetik. Duvarlar yığma taş, döşemeler, çatı yapısı ve ters tavanlar; kapı, pencereler ahşap, çatı örtüsüyse kiremit.

Derin ovalar, engin dağlar ve sedir ormanlarının arasında konuşlanmış bu küçük yerleşim insanı farklı bir dünyaya götürüyor.

Olmazsa olmaz Google bilgilerinden sonra kendi izlenimlerime geldi sıra.

 

Yeşil Üzümlü köyünün krokisini çizecek olsam, sağ tarafa yatmış büyük T harfi olarak betimlerim. Her 2 çizgi de anayol. Yatay çizginin sağ tarafında büyük şehirden gelip yerleşenlerin mekanları, karşı sırasında da yerli halkın işlettiği lokantalar yer alıyor. Büyük şehirliler renkli kapılar, boyalı ahşap masalar ve bol bol kedi resimleriyle artık hiç değişik gelmeyen uygulamalara başvurmuşlar yine. Kapı önünde zaten 2 masalık yer varken, bunlardan birinin dükkan sahipleri tarafından işgal edilmesi de cabası. Ne bir selam, ne bir günaydın. Büyük şehri buraya klonlamışlar. Ayşe Hanım, yeni bir Alaçatı oluşturmaya çalışıyorlar, dedi. Aman aman...

Yerli halkın lokantalarıysa hep doluydu. Çorbacı, pideci, ev yemekleri yapanlar. Selamı sabahı esirgemeyen insanlar.

Eski yerleşim diye okuyunca, mutlaka kalaycı vardır diye düşünmüştüm. Doğru tahmin. Çocukluğumdaki kalaycıyı göreceğim için heyecanlıydım, ama orada yanılmışım. Ev bahçesinin bir bölümünde çalışıyormuş. İstediğim ortam o olmasa da, harika iş çıkardı.

Köylünün biri ölmüşlerinin ruhuna helva dağıtıyormuş. Hemen davet edildik. İrmik helvası, tavuklu pilav ve ayran. Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi burada da halk açık gönüllü. Gelin, yiyin, için.

Cuma günleri pazar kuruluyor diye okumuştum. Hiç kaçıramam. En sevdiğim yerlerdir köylü pazarları. İtiraf etmeliyim ki, gördüğüm en küçük, en sevimsiz ve en renksiz pazarlardan birisiydi. Toplam 5 tezgah, hepsinde aynı miktar, aynı kalite (mis gibi, taptaze) sebze, hepsi o. Bahçeden ne çıktıysa toplayıp getirmişler. Alış veriş yapan da yoktu.

 

Bu köy Dasdar denilen ve sadece buraya özgü bir dokuma çeşidiyle de ünlüymüş. T'nin küçük dikey tarafı bu dokumacılarla dolu. Ayşe Hanım, Yadigar Hanım'ı bulun, değişik ürünleri vardır deyince şart oldu gitmek.

Ben dükkan ararken, hangar gibi bir yerde buldum Yadigar Hanım'ı. İçeri girdim, her tarafta perdeler, üstü sıkıca örtülmüş bir otomobil. Hepsi bu. Ha, bir de köşede bir dasdar tezgahı.

Dasdar tezgahlarının enleri dar. Bu sebepten genelde yolluk şeklinde örtüler işlenebiliyor. Desenler de yöresel. Eski devirlerde ipekten de dokurlarmış, günümüzde sadece pamuk kullanıyorlar. Renkleri genel olarak beyaz veya krem. Renk kattıklarında kök boya kullanmaya özen gösteriyorlar. Fiyatları da desenin çokluğuna, örtünün uzunluğuna göre değişiyor. En ucuzu 25, en pahalısı (benim gördüklerim içinde) 350 liraydı. Kare işlenmiş. 2 uzun parçayı dantel örerek birleştirip kare haline getirmiş.

Çok zahmetli bir iş. İpliklerin hazırlanması, eğrilmesi, bükülmesi, işlenmesi. Gençler artık hiç ilgi göstermiyor, bizden sonra bu iş de bitecek diye dert yandı.

Dikencik Evleri'ni yazarken herşeyi değerlendiriyorlar diye özellikle belirtmiştim.  Bir başka örnek de  buraya gelecek. Ayşe Hanım bir gün bana Sarı Ot çorbası pişirdi. Otu keserken sarı bir sıvı çıktığını farkedip, hemen dasdar üreticilerine haber verip, boya olarak kullanıp kullanılamayacağını sormuş.

Lafı yine çok uzattım galiba!! Ben hangar gibi bir yerdeydim en son. Bir görmek isterim dedim. 3 bir tarafı sarmış perdeler çekildi, arabanın üstündeki örtü kalktı. Ve çeyizler ortaya çıktı. Yer gök örtü oldu. Seçmek o kadar zor ki. 2 adet örtüde karar kılıp aldım. Sonrasında ev yapımı şarap ve yer fıstığı ikram ettiler; yedim içtim ve müsaade istedim.

Ara sokaklara dalma vakti.

Ay bu nine (herhalde nine... sırtından görüyorum ama...) ne yapıyor böyle?

"Selam, kolay gelsin, ne yapıyorsun?"

Yanıttan tek kelime  bile anlamadım!! Bilmediğim bir dilde konuştu.,

"İçeri gelip fotoğraf çekebilir miyim? İzin verir misin?"

"Gel gel... sünnetsizler çekip duruular, sen mi çekmeecen!!"

Gül, gül, gül... Aynı benzetmeyi bir kere de Orhaniye'de duymuş, yine dakikalarca gülmüştüm.

"Nine, bahçeye nereden gireyim?"

"Şoordaki duvarın üstünden atlaacan"

Bu arada kapı var!! ama üstünde asma kilit..

Kendi kendime konuşuyorum artık: Ninem yapma ya, benim bileklerimde, dirseklerimde ciddi sorunlar var. Omuzum da kötü durumda. Sağ dizim de  öyle. Düşüp bir tarafımı kırmaktan o kadar korkuyorum ki.. n'olur şu kapıyı açıversen de giriversem...

Büyük olasılıkla, işte tipik çıtkırıldım büyük şehirli dedi.

"Şuraacağtaki incir ağacından destek al. Tanırsın de mi ağacı"

Ama bu çok fazla!!! O kadar da değil.

Banu, tak canını dişine, yavaş yavaş çık duvarın üstüne. Hiç acele etme, varsın alay etsin:)

Yaptım.

Gözlerime inanamadım. Ninem +75 yaşındaymış. Dasdar için yünleri hazırlıyormuş. 40 ayrı bobine sarılı yünleri çekip çekip bir düzenek içinde ... türkçem de bitti şimdi. O kadın ne yapıyordu öyle?? Görsellerde anlatmaya çalışacağım. Ama aklıma ilk gelen, elimi sıkmaya kalksa, bütün parmaklarım birbirine girer.. bu nasıl bir güçtür böyle. Ve de o yaşta. Vay vay vay.

40 adet bobin
Çekme gücünü düşünemiyorum bile.

Ninenin tam karşısında, bobinlerin orada,  ondan biraz daha gençce bir kadın daha vardı. O da, bobinlerdeki ipler bittikçe yenisini ekliyor, hatalı yerleri gösteriyor.

Gerçek bir deneyimdi. Bu işlemleri yeni nesile yaptırmak çok zor olsa gerek. Bu kadar sabır, emek...

Teşekkür edip yine duvardan atlayıp yürümeye devam ettim.

Ara sokaklar, eski evler, yıkılmak üzere olanlar, restore edilenler - yüksek duvarlarla çevrilmiş. Zaman içinde geçmişe yolculuk. Eski ve yeniden görseller.

Köy bu kadar. Her ara sokak T harfinin kısa veya uzun çizgisine bağlanıyor.

Dasdar dokumasının devam edilmesi amacıyla bir DasdarEvi kurulmuş. Orayı da gezdim. Gelinlik siparişi alıyorlarmış ara sıra. Hafif işlemeli bir elbisenin fiyatı 250 liraydı. Fazla bir şey yoktu açıkcası.

Datça'ya dönerken yolda kaybolmayayım diye, köylünün birine çevre yoluna nasıl çıkarım diye sordum. Şordan dümdüz gitcen, ilk trafik lambalarından sağa döncen, dedi. Bu bahsettiği ilk trafik ışıklarının 27 kilometre uzakta olduğunu asla tahmin etmediğimden sürekli sağ şeritte yol aldığımı, her otobüs ve minibüsün arkasında duraklarda beklediğimi yazmadan da geçemeyeceğim...

Evet, kesinlikle gidilmeli, görülmeli. Ancak asıl ilginç olan, yaşanması gereken yer Dikencik Evleri.

Diğer yazıma kadar iyi kalın, sağlıkta kalın.

Bu geziyle ilgili diğer yazım için linki ziyaret edebilirsiniz.

🔥55

4 Replies to “Yeşil Üzümlü Köyü

  1. Bir ay kadar önceydi zannedersem , bir yakınımdan yeşil üzümlü köyünü duymuştum.Öylesine merak ediyordumki ?BugünSevgili Banu’nun kaleminden burasını gezip bizlere anlatmış olmanın Keyifle,bu güzel köyü gezmiş kadar oldum.Keşif yollarında herzaman zevkisin teşekkürler arkadaşım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir